Türkiye’nin ‘Darbe Destekçileri’, İdam Cezası ve Avrupa Birliği

1430
Dr Shahid Qureshi speaking to HE Binali Yildrim Prime Minister of Turkey at his official residence 15 July 2016 (Ankara few hours before the coup attempt)

Dr. Shahid Qureshi : – (Turkish Translation of the article published)

Türkiye, CNN dâhil olmak üzere bir grup medya tarafından bütünüyle savunulan ancak başarıya ulaşamayan 15 Temmuz darbesinin destekçileri ile psikolojik bir savaş durumu ile karşı karşıya. Gerek yazılı gerekse internet medyasında yer alan ‘tecavüz, işkence, tutuklama’ gibi haber yazımında kullanılan etkili kelimeler, bu yayın organlarının uluslararası kamuoyunda Türkiye’ye karşı düşmanlığı ve kötücül duyguları körüklemek ve aynı zamanda darbe yanlılarını ‘masum suçlular’ olarak betimlemek amacını gütmektedir. Hâlihazırda Irak’ın işgali, Suriye, Libya ve Afganistan örneklerinde taraflı ve dürüst olmayan sicili, bu yayın organlarının ‘güvenilirliğini’ zaten ortadan kaldırmıştı. Şimdi ise bu medya kuruluşları, Türkiye’ye karşı askeri müdahale operasyonlarının tarafı olmuş durumdadır.

Mevcut durumda Irak, Afganistan, Pakistan, Suriye ve Libya’da milyonlarca Müslümanın öldürülmesi, yıkımlar ve yerlerinden edilmesinin baş sorumlusu olan ülkeler, dünyanın geri kalanına insan hakları, adalet ve hukuk düzeni konularında ders verebilme yüzsüzlüğüne devam ediyorlar. Örneğin; ABD ve müttefikleri,medeniyet getirme ve insan haklarının savunumu iddiasıyla, 1940’lardan beri Japonya’nın iki kez nükleer silahlarla vurulması, teröre karşı savaş adı altında Afganistan ve Irak’ta sivillere karşı yarı-nükleer silahların kullanımı ve Pakistan örneğinde görüleceği gibi insansız hava araçları saldırılarıyla milyonlarca insanın ölümüne neden olmuştur.

Türkiye’deki darbe girişimine, Konya’da düzenlenen Uluslararası Medya Konferansına konuşmacı olarak çağırıldığım (AB, Mülteci Krizi ve Brexit konuları üzerine) 15 Temmuz tarihinde ve aynı gün gerçekleşen Sayın Başbakan Binali Yıldırım ile görüşmemizden hemen sonra yerinde şahit oldum diyebilirim.

Sayın Başbakan ile makamında yapılan görüşmemizde kendisine ABD’li ünlü politika yapımcısı Henry Kissinger’in, ABD’nin düşmanlarından ziyade dostlarını cezalandıran yaklaşımına dair bir sözünü nakletmiştim. Zira Türkiye’nin 3 milyona yakın Suriyeli mültecinin varlığı ve en kötücül terör olaylarıyla cezalandırılmasının arkasında yatan neden, ‘dost’ ABD ve NATO müttefiklerinin politikalarıdır.

Benzer şekilde Pakistan, Afganistan’ın 1979 da Sovyetler Birliği tarafından ve 2002 de ise ABD tarafından işgal edilmesinden beri Birleşik Devletler ve NATO politikalarının kurbanı durumundadır. Yaklaşık 3 milyon Afgan mülteci 35 yıldır Pakistan topraklarında yaşamakta ve Pakistan bu süreçte olağanüstü terör dalgaları, milyarlarca dolarlık alt ve üst yapının ortadan kaldırılması ve 5 bin asker ve 90 bin sivil vatandaşının kaybına şahit olmuştur.

Bu sebeple Sayın Başbakan’a doğrudan bir hamle ile Batılı müttefiklerinin bölgedeki politikalarının Türkiye’ye verdiği zararları anlatmasının doğru olacağını belirtmiş, Sayın Başbakan’ın aynı endişeleri taşıdığını ve bu konuları muhataplarıyla hâlihazırda tartıştıkları cevabını almıştım. Kendilerine ayrıca, Pakistan örneğinden hareketle, Batılı müttefiklere karşı

her türlü tavizin verilmiş olmasına karşın, bu ülkelerin her zaman daha fazla taviz talebinde bulunduğunu ve karşılığında hiçbir şey yapmadıklarını belirttim. Zira ABD müttefiki Pakistan’a her türlü zararı verme hakkına sahipti çünkü Pakistan ‘yozlaşmış bir rejim ve lider’ tarafından idare edilmekteydi. Pakistan o yıllarda SEATO1 ve SEANTO üyesi olmasına rağmen anlaşmaların satır aralarındaki bilgilere göre ABD, 1965 Hindistan-Pakistan savaşında destek olmak bir yana, silah ambargosu koyan taraf olmuştu. 1971’de ise ABD 6. Filosu, Doğu Pakistan’a asla ulaşmamış ve böylece bu bölgenin Pakistan’dan ayrılması sonucunu doğurmuştu.

Burada akla gelen en mantıklı soru şudur; ABD ve diğer ‘müttefikler’, dostluk kisvesi altında Türkiye ve Pakistan’a nasıl bu kadar zarar verebildiler? Bu durum ancak ve ancak silahlı kuvvetler içinde yuvalanmış, haince hareket eden generaller, hükümetler içerisindeki sivil destekçileri ve yozlaşmış siyasi sınıflar aracılığıyla teşekkül edebilir. Bu üç grubun ortaklaşa hareketleri ve hainliklerinin sonucu, hem Türkiye hem Pakistan için ölüm ve yıkım olmuştur. Her iki ülkede bu kanserli topluluklar ortadan kaldırılmadıkça tedavi edilemeyeceklerdir.

Örneğin, yolsuzluğa bulaşmış bir suçlu olan Asif Zerdari, 2008 yılında Pakistan Başbakanı olduğunda idam cezasının ertelenmesine ilişkin bir karar alarak hükümet sistemi içerisinde terörü finanse eden mafya gruplarının ve böylece terörün önünü açan bir yol izlemişti. Navaz Şerif döneminde de bu teröre ve suça bulaşmış kişilere yönelik taviz politikası devam ettirildi. Bu durumda ABD ve NATO Pakistan’ı bombalamakta, teröristler ve suç örgütleri ise sivilleri öldürmeye devam ederken mahkemelerce verilmiş idam hükümlerinin uygulamaları durdurulmuştu. Her iki lider de, hem Başkan Asif Zerdari hem de Başbakan Navaz Şerif Pakistan halkını, teröre bulaşmış kişilere yönelik idam cezalarının uygulanması durumunda AB ve Batı’nın yaptırımları ile karşı karşıya kalınacağı savıyla oyalamışlardı.

15-16 Temmuzda gerçekleşen darbe girişimi ve darbeciler tarafından yüzlerce kişinin ölümü ve binlercesinin yaralanması sonucu Cumhurbaşkanı Erdoğan, idam cezasının tekrar yürürlüğe konulabileceğini belirtince, bazıları AB ve ABD’nin darbecilere karşı alınabilecek bu karara itiraz edeceği yönünde uyarıda bulunmuşlardı.

Hangi mantıklı düşünce sahibi, birçok AB ve NATO ülkesinin başkentlerinde dostluk ilişkileri bulunan bu darbecilerin gereken cezaya çarptırılması için batılı ülkelerin karşı çıkmayacağını varsayabilir?

Elbette biliyoruz ki idam cezası ABD, Çin, İran, Suudi Arabistan, Pakistan ve diğer birçok ülkede yasal ve hâlihazırda uygulanıyor. Avrupa Birliği ise bu ülkelerle ilişkilerini ve ticaretini sürdürmeye devam ediyor ve itirazda bulunmuyor. Öyleyse Türkiye’ye itirazın gerekçesi nedir?

2014 Aralığında bir Askeri-Kamu okulunda yaşanan Peshaver Çocuk Katliamı ertesinde AB’ye bu konu ile ilgili tutumlarını ortaya koymaları için talepte bulunmuştum ve AB kurumları bu talebime birkaç saat içerisinde verdikleri cevapta şöyle demişlerdi:

Sayın Qureshi,

“Pakistan 1 Ocak 2014 tarihi itibariyle GSP+2 ticari anlaşmasının imtiyazlı unsurudur ve idamların ertelenmesine ilişkin durum ikili anlaşmaların bir ön koşulu ya da bu anlaşmaların temelini oluşturan 27 farklı paktın bir parçası değildir.

Bununla birlikte,AB kurumları tarafından Pakistan’ın GSP+ imtiyazlısı olarak kabulüne giden süreç ve Pakistan’ın insan hakları gelişimi sürecinde gösterdiği heves ve taahhütlerini karşılama çabası ile Pakistan hükümeti 2008 yılından beri uygulanan fiili erteleme kararlarını sürdürme taahhüdünde bulunmuştur.

AB’nin bu konudaki tutumu açıktır: AB her koşulda idam cezasına karşıdır zira bunun etkili bir caydırma yöntemi olmadığına inanıyor ve geri dönüşü olmayan bir cezalandırma yöntemi oluşturduğunu düşünüyoruz.

Peshaver’de yaşanan korkunç katliamın ertesinde, AB Yüksek Temsilcisi ve AB Komisyonu Başkan Yardımcısı Frederica Mogherini duyduğu üzüntüyü ve en içten başsağlığı dileklerini ileten bir açıklamada bulunmuş, AB’nin terörizmin oluşturduğu tehditlere karşı Pakistan hükümetine daha fazla destek olacağını taahhüt etmiştir.”

AB’nin cevabi mailini daha sonra İngiliz insan hakları aktivisti hukukçu Amjad Malik’e yorumlaması için göndermiştim.

Avukat Amjad Malik bu konuda “ İdam cezasının ertelenme yasağının kaldırılmasının, mevcut GSP+ statüsünü, Pakistan’ın insan haklarının gelişimi konusundaki taahhütlerine bağlı kalması ve hukuki süreçlerin devam ettirildiği sürece etkilemeyeceğini” dile getirdi.

Sonuç olarak Türk Hükümeti darbecilerin hukuki süreçlerinin devam ettirdiği sürece, AB ve diğerlerinin herhangi bir itiraz hakkının olmaması gerekir zira her ülke kendi ulusal güvenliğine bağlı özel şartlara sahiptir ve Türkiyede bu durumun içerisinde değerlendirilmelidir.

Hiç kimse suç unsuru oluşturan bir durumda hukukun gerektirdiklerinden muaf olmamalıdır.

Dr Shahid Qureshi, BBC kıdemli analisti ve The London Post Gazetesi Baş Editörü. Güvenlik, Terörizm ve Dış Politika alanlarında yazmaktadır. Bununla birlikte Al-Jazeera, Press TV, MBC, Kazak TV, LBC Radio London için analistlik yapmıştır. Ayrıca 2015-2016 yılları için Kazakistan, 2002 yılı için Pakistan seçimlerinde gözlemcilik görevi üstlenmiştir. Teröre Karşı Savaş ve

Pakistan’ın Kuşatılması isimli kitabı 2009 yılında yayımlanmıştır. Siyaset Psikolojisi üzerine doktora ünvanına sahiptir ve ayrıca hukuk alanında çalışmıştır.

Çeviren: Oğuzhan Özdemir Twitter: @sahafiy

Orjinal makaleye buradan ulaşabilirsiniz:

Turkey’s ‘Coup Plotters’, Death Penalty and European Union

Turkey’s ‘Coup Plotters’, Death Penalty and European Union

 

SHARE